KURUMSALLAŞMA… MARKALAŞMA…RENK PSİKOLOGU…OKUL ÖNCESİ…

KURUMSALLAŞMA… MARKALAŞMA…RENK PSİKOLOGU…OKUL ÖNCESİ…Zaman zaman okul önceci kurucularımız, kurumlarına davet ediyorlar beni. Sağ olsunlar hep “Hocam buyurun bir kahvemizi için,” diyorlar. Bir görseniz okul öncesi eğitim kurumlarımızı, muhteşemler; her taraf çocuk sesleri ile renklenmiş, her zaman karşılaştığınız renkler okul öncesi eğitim kurumlarında bir başka güzel. Bir renk psikoloğunun elinden çıkmış gibiler. Kurum paydaşlarının yüzleri hep güleç; tebessüm onların yüzlerine sonsuza kadar yerleşmiş gibi. Empati çok yüksek seviyede. Dikkat, işlerine özen üst seviyede, ritimsizliğe ise tahammülleri yok. Ritmik olmalıdır her şey… Çünkü modeldirler; anne kucağından ilk ayrılışın tamamlayıcıları. İkinci yuvadır çocuklarımız için bu kurumlar. Okul öncesi eğitim kurumlarında adanmış ömürler görürsünüz. Onlar için bu tatlı uğraş, bir meslek değil, bir adanmışlıktır. Üstelik gönlü güzel insanların sevgisiyle yoğrulmuş ortamlardır. Tüm gün sevgi yumağına dönüşür, büyük bir alçak gönüllülükle kaybolurlar çocukların içinde… Onlar sosyal rollerinden en çok mutlu olanlardır. Emekle yoğurulan kurumlarda onları görünce, sevginin sonsuzluğa ulaşmak için yolculuğa çıktığını görürsünüz. İşte bu değerler yumağı, büyüyerek kocaman olmalı ve kuşaktan kuşağa geçmeli, geçtikçe de daha güçlü kurumlara, kolejlere, üniversitelere dönüşmelidir.
Kurumlarımız şubeler açmalı, onların ömrü artık insan ömrüyle sınırlı kalmamalıdır. Kurumlar kurumsallaşma sürecine geçmeli, tüm faaliyetleri sistematikleşmeli, kişilerin varlığına bağlı olmadan yaşama yeterliliğine sahip olmalıdır.Misyonu ve vizyonu olan kurumlarımızın faaliyetlerini yürütürken oluşan ilke ve değerler, toplumsal belleğe yerleşmeli, çocukları ile ilgili gelecek planı yapan her ebeveynin ilk aklına gelen eğitim kurumları olmalıdır. Kurucusunun emekli olmasıyla kapanan okul öncesi eğitim kurumlarının olması içimi acıtıyor. En az kırk yıl verilen emeğin kurucumuzun emekliliği ile tarihin derinliklerine gömülmesi ve yaşatılmaması eğitim adına en büyük kaybımız diye düşünüyorum.Bu noktada en önemli kavram, kurumsallaşma olarak karşımıza çıkıyor. Nedir kurumsallaşma? Okul Öncesi eğitim kurumlarımız cesur girişimcilerimizin gayretiyle kuruluyor. İlk başlangıcı, kısıtlı sermaye ile kendi fiziksel güçleri ve sevgilerini katarak yapıyorlar. Buraya kadar her şey tamam. Peki devamı? Devamında yıllar süren büyük bir özveri. İlk kuşak kuruyor okul öncesi eğitim kurumlarımızı, ikinci kuşak devam ettirmeye çalışıyor. Üçüncü kuşak belki de kapatıyor.Böyle olmamalı. Devam etmeli eğitim yolculuğu. Dünya’da yüzyıldan fazla ömrü olan eğitim kurumları var. Bu eğitim kurumlarının ilk kurucusuyla oluşan güçlü felsefe, profesyonel ekiplere teslim edilmiş ve yeni kuşaklara, her dönemde zenginleşen bir anlayışla devredilmiştir. Biz de başarmalıyız bunu; kurumlarımızı yaşatmalıyız. Bu boşluğu gördüğümüzü düşünüyorum. Bu yüzden Okul Öncesi Kalite Seminerleri VİP çalışmamızı başlattık. Amacımız kurumsal zenginliği oluşan eğitim kurumlarımıza akademisyenlerimizin desteğini sunmak. Profesyonel yöneticiliğe kapı aralamak istiyoruz. Okul Öncesi Kalite Seminerleri ile okullarımız kurumsallaşsın ve markalaşsın istiyoruz. 08.11.2018 Murat Avcı

CEMRE EĞİTİM MODELİ-5

BİLİYORUM ÖĞRETMENİN BU TOPLUMA ENTELEKTÜELLİK BORCU VAR…

Maharet eğer maharetse, bunun en iyi olanı, kişiyi taşıdığı değere göre toplumda konumlandırmak olmalıdır. Tarihsel ve toplumsal rolünün gereği olarak, önemli değerler taşıyan öğretmeni doğru konumlandırmak, çocuklarımıza sunacağımız doğru rol modeller açısından da oldukça önemlidir. Öğretmene yönelik iltifat içeren sözler söylemek, tek başına maalesef çözümün bir parçası olmuyor. Gönlümüzün en güzel yerinde konumlandırdığımız, anne ve baba sevgisiyle özdeşleştirdiğimiz öğretmelerimizi sosyal statü olarak sağlıklı konumlandırabiliyor muyuz? Kalbimizin en güzel köşesinde yer alan öğretmenlerimiz, Cemre’nin doğaya dokunuşu gibi çocuklarımıza dokunup, onları değiştirip dönüştürürken ve hayata hazırlarken; bizler, onların sosyal hayattaki varlığını sadece okulla mı sınırlandırıyoruz? Yoksa “Öğretmenim, sizin bu konudaki fikriniz nedir?” diye sorular sorduğumuz, güvenle danıştığımız, entelektüel yanından yararlanmak için fırsat kolladığımız bir kişilik midir öğretmen? Her şeyin ekonomi ile açıklandığı bir dünyada yol alırken “Önemli bir değerin ihmal edildiğini,” düşünmeye başladığımı söylesem yanlış olmaz sanırım. Evet, evet sizin de tahmin ettiğiniz gibi “Öğretmenin sosyal statüsünden,” bahsediyorum. Gelişme ve ilerle toplum adına, çocuklarımız adına en güzel kavramlar şüphesiz. Peki gelişme, ilerleme kavramlarının gerekliliklerini bilen, değişim dönüşümde oluşabilecek riskleri gören ve ayıklayan, çocuklarımızda duyarlılık oluşturan öğretmenlerimizin rolünün toplumun diğer katmanlarına yayılması gerekmez mi?

Her gün tertemiz çocuklarla ders yapıp kalbi en temiz duygularla yıkanan öğretmenin, toplumun bir çok sorununda iyilik elçisi olduğu/ olacağı unutulmamalıdır. Çocukluğumda nişanlarda/düğünlerde baş köşeye oturtulan “Hazır öğretmen gelmiş bu ortamı değerlendirelim,” diyen insanları yeniden görmek istiyorum. BİLİYORUM ÖĞRETMENİN BU TOPLUMA ENTELEKTÜELLİK BORCU VAR. Bu cümleyi yazmaktaki amacım, öğretmenin her tür maddi göstergelerden ve değerlerden ari olarak toplumun entelektüel yanını tamamlayan bir kişilik olarak görülmesinin gerekliliğidir. Tarihsel süreç içinde geçim kaynakları ya da üretim kaynaklarının formları değişse bile öğretmene bakışın ve onu hayatta konumlandırmanın formu güvenli bir gelecek adına değişmemelidir. Aile ile başlamalı öğretmene yüklenen değer ve topluma yayılmalıdır. Aileden sonra en güvenli liman öğretmendir.

ÖNERİ-5:

Cemre Eğitim Modeli’nin merkezinde olacak ÖĞRETMEN, dezavantajlı koşullarda yetişen çocuklar için her şey olurken, diğer koşullarda yetişen çocuklar için önemli bir rehber olacaktır.

CEMRE EĞİTİM MODELİ’nde Öğretmen için sınıflarla sınırlı olmayan, toplumun diğer katmanlarına da nüfuz edecek özel tanımlar yapılacaktır.

05.05.2021 Murat Avcı

CEMRE EĞİTİM MODELİ-4

Eskilerin deneyimleri bizim için çok önemli. Modernite adına süzmeden her şeyi ithal ettiğimiz bir kültürle hemhal olduğumuz şu dönemlerde, hayatın zor dönemeçlerinden geçmiş, dönüşmüş ve değişmiş yüce bir milletin evlatları olduğumuzu unutmadan, kültürümüzde var olan ve hayata dair atalarımızdan almamız gereken çok önemli değerler olduğunu unutmayalım . Bir örnekle açıklamak isterim. Misafirimiz gelince ilk iş olarak kolonya tutmak ve şeker ikram etmek kültürümüzün önemli bir parçasıydı. Zamanla hepimiz bu adetten uzaklaşmaya başladık. Pandemi sürecinde ise kolonya tutmanın ne kadar hayati bir gelenek olduğunu fark ettik. Bu farkındalık ilk başlarda dükkanlar önünde kolonya sıralarına bile neden oldu. Peki evlatlarımızla ilgili atalarımızın bize verdiği ipuçları nelerdi?

-Dört göz bir evlat içindir.

Bir de büyüklerimizin değerli öğütleri vardır. “Evladını gözüne bile güvenmeyeceksin,” derler.

Evlatlarımızı merkeze almamız gerektiğini ve ocaklarda kaynayan kazanın evlatlarımız için olduğunu kültürümüz bize öğretti.

Sofraya oturduğumuzda, “Kızım, oğlum ekmek yemeden kalkma,” diyen atalarımız belki henüz proteinleri bilmiyorlardı ancak yaşam koşulları onlara, “Karbonhidrat almayan kimsenin vücudundaki hücrelerin proteinleri yiyeceğini-bunu yeni öğrendik-ekmek yememenin ölümcül olduğunu,” anlatmaya çalışıyorlardı. Tüm bu çabalar ana kuzuları içindi.

Sosyal ve ekonomik eşitsizliğin çocuklarımızda beslenme konusunda önemli sorunlar yarattığı şüphesizdir. Sağlıklı beslenmeyen çocuklarımızın fiziksel ve bilişsel gelişimlerinin sekteye uğrağı apaçık ortadadır.

ÖNERİ-4: Çocuk yedi yaşına kadar aile himayesinde, devlet güvencesinde olmalıdır.

Anne ve baba hangi ekonomik koşulda olursa olsun, çocuklarımızın beslenmesi ihmal edilmemelidir. Çünkü beslenme yetersizliği çocuklarımızın zihinsel ve bilişsel gelişimlerini olumsuz etkilemektedir. Annenin hamilelik öncesi, hamilelik esnasında ve çocuk dünyaya geldiği andan itibaren hem annenin hem de çocuğun beslenmesi ihmal edilmemelidir. Çocuğun beslenmesi konusu, kişisel duyarlığın ötesine taşınmalı ve devlet güvencesinde olmalıdır. Minik kuzular ekonomik nedenlerden dolayı beslenme bozukluğu yaşamamalıdır.

04.04.2021 Murat Avcı

NOT: Her dünyaya gelen çocuğun ekonomik koşullardan etkilenmeden nasıl beslenebileceği CEMRE EĞİTİM MODELİ’nde detaylı anlatılacaktır.

CEMRE EĞİTİM MODELİ-3

Bir akşam ne izlediğim film ne okuduğum kitap ne de sosyal medya mutlu etmedi beni… Çayımı alıp Güzel İzmir’i evimin balkonundan izlemeye başladım. Acaba kaç hane ve içlerinde kaç çocuk vardı. Kışın ortasında ısınamayan, sağlıklı beslenemeyen, sağlık sorunları, aile sorunları olanlar var mıydı? Kaç taneydi bunlar? Evleri aydınlatan lambalar onların mutlu olmaları için yeterli miydi? Odalar arası koşuşturmalar, bir kaç oyuncakla oynamalar, onların ince ve kaba motor becerilerinin gelişimi için yeterli miydi? Peki bilişsel gelişimleri ne olacaktı? Birkaç kişiden oluşan aile üyeleri arasında olmak sosyal becerileri ve bilişsel gelişimleri için yeterli çözüm sunabiliyor muydu? Aile en güvenli limandı şüphesiz ancak bu güvenli limandan çıkıp hayata sağlıklı dahil olmak için çocuklarımız için neler yapılabilirdi? Güvenli limandan ayrılan çocuk, başka bir güvenli limana doğru yol alırken eğitim alanında uzman insanlarla nasıl karşılaşabilirdi? Bu karşılaşma yaşadıkları tüm sorunlar için bir çözümün parçası olabilir miydi?

Hani sorular artar soruna dönüşür, beyinin çalışma sistemi kaotik bir hâl alır ya? İşte o zaman beyin, sorunlardan uzaklaşmak istercesine ya kaçışı dener ya da çözüme odaklanır. Gözleri ışıl ışıl olan çocuklara, ışıl ışıl gözlerle bakan öğretmenlerin olduğu okul öncesi eğitim kurumları sadece sıcak bir yuva olmayı sağlamayacak aynı zamanda çocuğun bozulan bir çok zihinsel şemasının düzenlenmesini sağlayacaktı. Bu benim bulduğum bir çözüm değildi. Okul Öncesi eğitimin keşfedilmesi tek başına yeterli değildi. En çok da büyükşehirlerdeki çocukların okul öncesi eğitim alma oranlarını merak ediyordum. Onlarca çocuğun aileleri ile katıldığı bir organizasyona katılacak, velilerle buluşacak ve çocuklarına okul öncesi eğitim alıp aldırmadıklarını soracaktım. Organizasyon işleri yapan bir arkadaşı aradım. “Böyle bir fikrim var,” dedim. Sağ olsun sahiplendi. “Hocam, organizasyon bende,” dedi. Beylikdüzü’ndeki Beylicium alışveriş merkezi ile anlaşmıştı. Alışveriş merkezi-sağolsun- en üst katlarını için ayırmıştı. Beylikdüzü’nde organizasyon öncesi 1000 Adet broşür dağılmış ve ön tanıtım yapılmıştı. Hemen İstanbul yolunu tuttum. Sabahın ilk saatinde mağazayı açanlarla birlikte ben de oradaydım. Aileler çocuklarıyla birlikte üst katı doldurmaya başlamışlardı. Gördüğüm kalabalığa çok şaşırmıştım. Koca şehirde yaşayan çocuklar eğlenmeyi ne kadar da özlemişlerdi. Palyaço gösterileri onları çok mutlu etmişti. Belli ki oyun denince bu konuda en uzman çocuklardı.

Bir kaç aile ile sohbet imkanı buldum. Çoğu ailenin çocuğuna anneleri ya da aile üyelerinden biri bakıyordu.

ÖNERİ-3:

ŞEMA TERAPİ: Dar sokaklar, sınırlı arkadaşlık ilişkileri, şehrin sorunları içinde sıkışan çocuklar için ŞEMA TERAPİ zorunluluktu. Peki Şema Terapi Neydi? Nasıl olacaktı? Bunun cevabı çok basitti; dar sokaklara ve apartmanlara sıkışan çocuklar, okul öncesi eğitim kurumlarına giderek, zihinlerindeki olumsuz şemaları yeniden düzenleyebilecekti. Böylece çocuklarımızın Episodik bellekleri güzel anılarla dolu olacaktı.

Not: Şema Terapi, Cemre Eğitim Modeli’nin önemli bir parçası olacaktır. Özgün içerikler barındıran detaylar burada anlatılmamıştır.

01.04.2021Murat AVCI

CEMRE EĞİTİM MODELİ-2

Dert etmeden değişmiyor hiçbir şey… Dert edinmek insanın zihninin, çözüme odaklanması açısından da çok gerekli. Okul öncesi eğitim bir ulusun en önemli derdi olmalıdır. Çocuklarımızı en iyi şekilde yetiştirmeyi dert edinirsek, eğitim yolculuğumuz BİR SEVDA YOLCULUĞU’na dönüşecektir. Alanın uzmanlarının konuyu tek başına dert edinmesi anlaşılan yeterli olmuyor. Biliyorum onlar çok emek veriyor; gece geç saatlere kadar ertesi günkü programı hazırlıyor, günde 4-5 saat uykuyla ayakta durmaya çalışıyorlar. Onlar üzerine düşen görevleri fazlasıyla yapıyorlar. Peki onların temsil ettiği misyonun toplumsal karşılığı var mı?

Çocuğu okul öncesi eğitim alan velilerimiz, bu gerçekliği çok yakından görme şansına sahipler. Öğretmenlerimize bu anlamda çok değer yüklediklerini görmekteyim.

ÖĞRETMENİN GÖRDÜĞÜ DEĞER VELİ-ÖĞRETMEN DÜZEYİNDE KALMAMALI, TOPLUMU TEMSİL EDEN KURUMLARDA BİR TEMSİLİCİLİK DÜZEYİNE ÇIKMALIDIR.

ÖNERİ-2

Köy-Kasaba-İlçe-İl düzeyinde yönetim şeklinin önemli bir parçası olmalı ve buralarda temsilci okul öncesi öğretmeni olmalıdır. Kararlarda ona danışılmalı ve imza yetkisi olmalıdır. Üst düzey temsilde görev almak, okul öncesi öğretmeninin etki alanını genişletecek, toplumsal saygınlığına ve verilen kararlara anlamlı katkılar sağlayacaktır. 24.03.2021 Murat AVCI

CEMRE EĞİTİM MODELİ-1

CEMRE EĞİTİM MODELİ-1

Söz konusu olan evlatlar olunca, aileler hatta tüm yakınlar seferber olur. “En iyi eğitimi çocuklarımıza nasıl aldırırız?” telaşıdır bu. Başarılı olma adına, kabiliyetleri farklı olan çocuklarımız aynı sınav sürecinden geçer. Verilen birkaç aylık eğitim-öğretim sürecinden sonra çocuklarımızdan sınavlarda yüksek başarılar bekleriz. Kabiliyetleri farklı olan çocuklarımıza uyguladığımız sınav tek tiptir. Birkaç ay boyunca öğrencinin öğrendiklerini, sınav kağıdına en iyi şekilde yansıtmasını isteriz. Aslında bu UZUN SÜRELİ bellek yoklamasıdır. Uzun süreli belleği iyi olan çocuklar öğrendiklerini, kâğıda iyi yansıtma konusunda çok başarılıdır. Peki uzun süreli belleği iyi olmayan öğrenciler? Onlar çok iyi ders dinleseler de bir türlü dilediklerini kâğıda yansıtamazlar. Gayretin sonuçsuz kaldığı durumlardır bunlar. Ölçeğimiz hafıza yoklamaya dayalı olduğu için sadece bu yönde yeteneği olan evlatlarımız ön plana çıkar. Onları başarılı kabul ederiz. Peki uzun süreli belleği iyi olmayan çocuklarımızın tek tip ölçme yöntemiyle başarısız sayılması doğru mudur? Onları hayata dahil etme konusunda uyguladığımız ölçme araçları yeterli midir? Elbette ki yeterli değildir. Çünkü çocuklarımızın hepsinin kabiliyeti çok farklıdır. Tek tip değerlendirme yöntemi çocuklarımızı anlama ve hayata dahil etme konusunda yetersizdir.

Başarıyı ölçme konusunda kullanılan yöntem ve tekniklerle verilen eğitim, 20 kişilik bir sınıfta bir öğrenciyi dahi dışarda bırakmadan kabiliyetleri ölçüsünde hayata dahil etme konusunda yeterli olmalıdır. Düşük not aldığı için okula küsen bir çocuğun, okulda eğitimine devam etmemesi durumunda, yaşla birlikte değişip ilerde toplumun en çok ihtiyacı olduğu dönemde başka alanlarda büyük yararlar sağlayıp sağlamayacağını nasıl bilebiliriz? Çocuklarımız kabiliyetlerinin keşfedildiği bir eğitim yolculuğu içerisinde olmalıdır. Her yıl hatta her ayın çocuklarımızı keşfetmek için gelişimsel açıdan önemi vardır.

KEŞİF YOLCULUĞU BİR SEVDÂ olmalıdır. Öğrenme ortamlarında az sayıda öğrenci olması, öğretmene öğrencinin kabiliyetlerini keşfetme konusunda önemli fırsatlar sağlar. Bu anlamda, öğretmeni merkeze almadan yapılan tüm çalışmalar, yanılsamadır.

BİLGE ÖĞRETMEN MODELİ, eğitimdeki sıkışmışlığı çözmek için önemli bir anahtar olabilir. Okullarımızda bulunan deneyimli öğretmenler bizler için büyük bir hazinedir. Yılların kazandırdığı tecrübe ile onlar zaten eğitime katkı sağlamakla birlikte bunun daha güçlü bir hal alması için farklı bir boyuta taşınması gerekmektedir. Şunu bilmeliyiz ki öğrenmeyi erkene alabiliriz ancak, tecrübeyi erkene almamız mümkün değildir. Bu nedenle biriktirilen tecrübenin yeni öğretmenlere aktarımı konusunda SAĞLIKLI yöntemler geliştirilmelidir.

ÖNERİLER-1:

1-Engin bilgiye dayalı, yaptığı çalışmalar ile farkındalık yaratan BİLGE ÖĞRETMEN kadroları oluşturulabilir. Bu öğretmenler, kurum içinde öğrencileri keşfetme yolculuğunda farkındalık yaratıp genç öğretmenlere de model olabilir. BİLGE ÖĞRETMEN, bu görevi yaparken de öğretmenin çalışmasını kolaylaştırmalı, okul yönetimine önerilerde bulunmalı, öğretmenlere yeni perspektifler kazandırmalı, bunu yaparken de öğretmenin otonomluğuna zarar vermeyen bir çalışma yöntemi benimsemelidir.

22.03.2021 Murat AVCI

AYŞEGÜL ÖĞRETMEN…ÖĞRENCİSİ HASAN…OKUL ÖNCESİ EĞİTİM… GÜMÜŞTEPE (MİSİ) KÖYÜ…

Ayşegül öğretmen, çok sevdiği öğretmenliğe atanmıştır. Sınıf öğretmenidir. Mesleğini çok sevmektedir. Atandığı köy ise Bursa’ya bağlı Misi Köyü’dür. Bursa’ya 12 Km uzaklıkta olan köy; yemyeşil, dört tarafı dağlarla çevrilmiş, resmi ismi ise Gümüştepe’dir.
            Misi Köyü, meyve ağaçları, çınar ağaçları ve içinden geçen Nilüfer çayı, piknik alanları ile bir doğa harikasıdır.
            Ayşegül Öğretmen Gümüştepe’yi çok sevmiştir. Bursa’nın Nilüfer ilçesine bağlı, 2000 Yıllık geçmişe sahip köyün insanları sımsıcak, sohbetleri bir başka güzeldir.
            Hemen sınıfındaki öğrencilerle buluşur. Cıvıl cıvıl bir sınıftır. 13 Tane öğrencisi vardır. 
            Bir öğretmen için en güzel şeydir; önce öğrencilerini tanımak. Çünkü okuldaki her şey onlarla anlam kazanır. Kalem bir öğrencinin elinde daha güzeldir. Kitaplar onları tutan minik eller varsa daha değerlidir. Sanki tüm okul ve içindekiler öğrencileri görünce gülümsemektedir.
            Ayşegül öğretmen, zaman geçtikçe öğrencilerini daha iyi tanımaya başlamıştır. Hepsi birbirinden sevimli öğrencileri de Ayşegül öğretmeni çok sevmiştir.
            Günlerden bir gün Ayşegül Öğretmen dersini bitirip öğrencilerini evlerine göndermiş ve öğretmenler odasına gitmiştir. Kapıyı açtığında Öğretmenler odasında her zaman karşılaştığı öğretmen arkadaşlarından farklı birini görür ve yeni atanan öğretmene “Hoş geldiniz,” der. Atanan Öğretmen, misi Köyüne atanan Hatice öğretmendir. O da sınıf öğretmenidir. 
            Ayşegül Öğretmenin sınıf öğretmeni olduğunu öğrenince Hatice Öğretmen: “Benim bir oğlum var ismi Hasan,” der ve devam eder: “Biz Malatya’da çalışıyorduk. Buraya tayin olduk. Oğlum 1. Sınıfa başlayacak, sizin öğrenciniz olacak,” der.
            Ayşegül öğretmenin sevimli yumurcaklarının sayısı 14 olmuştur. 
Hasan ertesi gün okula gelir. Ayşegül Öğretmen: “Sevgili Çocuklar! Ne kadar şanslısınız yeni bir arkadaşınız oldu. İsmi Hasan,” der.
            Hasan’da bir farklılık vardır. Kısa sürede arkadaşlarıyla kaynaşmıştır. Öğretmenin sınıf kuralları ile ilgili uyarılarına karşı çok hassastır. 
            Hasan, paylaşmayı çok sevmektedir. Etkinliklere katılma konusunda çok heveslidir. Öğretmenine ve arkadaşlarına karşı çok saygılıdır.  Görsel sanatlar dersinde boyama gibi etkinliklerde renklerle ilgili bilgisi çok iyidir. Dil ve matematik becerileri çok gelişmiştir. Dinleme becerisi ve sözlü iletişim becerisi konusunda diğer arkadaşlarından olumlu anlamda farklılıklar göstermektedir. Derse giriş saatleri konusunda da duyarlıdır.
            Hasan’ın matematik becerileri de oldukça iyidir. Hasan’ı dikkatle gözlemleyen sınıf öğretmeni Ayşegül Hanım, öğretmen arkadaşı Hatice öğretmenle Hasan hakkında konuşmaya karar verir. Sohbet esnasında: “Hatice öğretmenim, Hasan’da birçok farklı kazanımlar gördüm. Örneğin, derse konsantrasyonu çok iyi. Bunun arkasında iç motivasyonunun olduğunun olduğunu farkındayım,” der ve devam eder,
            Ayşegül Öğretmen “Hasan, okulda bulunmaktan da çok keyif alıyor. Bir oyun oynanacağı zaman arkadaşlarıyla hemen kaynaşıyor ve çok paylaşımcı,” der.
            Hatice Öğretmen, Hasan’ın annesine “Bu farklılığın nedeninin Hasan’ın ilkokul eğitiminden önce aldığı okul öncesi eğitime bağlı olduğunu,” söyler. Hasan’ı farklı kılan okul öncesi eğitimdir. Hasan’ın derse konsantrasyonu, dil ve matematik konularındaki becerisi, uyumlu olması, Hasan’a okul öncesi eğitimin kazandırdığı en güzel kazanımlardan sadece birkaç tanesidir.  24.09.2020 Murat AVCI

GÜVENLİ SOSYAL ÇEVRE VE GÜVENLİ SOSYALLEŞME…OYUN…OKUL ÖNCESİ EĞİTİM KURUMLARI…

        Ayşe, 36 aylık olmuştur artık. Annesi çalışmaktadır. Bir telaş sarar tüm aileyi. “Anneanne mi babaanne mi bakacaktır yoksa bir okul öncesi eğitim kurumuna mı gidecektir?” diye aile içinde konuşulmaya başlanır. Çünkü en değerlimizdir, çocuklarımız. Bu yüzden çok zordur karar vermek. Bir türlü karar verilemez. Ancak Ayşe tüm bunlardan habersiz elindeki bebeğiyle oynamaktadır. O, oyunla büyümelidir. Güvenli ellerde ve güvenli sosyal çevrede yetişmelidir. Savunmasızdır çünkü. Ailenin asıl telaşı, çocuğa sağlanması gereken güvenli sosyal çevre arayışından kaynaklanmaktadır. Aile——> Çocuk—–>Güvenli Sosyalleşme ve Güvenli Sosyal Çevre (Okul Öncesi Eğitim Kurumları).Öyle bir sosyal çevre olmalıdır ki-Bu çevre okul öncesi eğitim kurumlarıyla oluşturulabilir- çocuk, güvenle oyun oynamalı, yeni arkadaşlıklar edinmeli ve sağlıklı beslenmelidir.Bu aşamada unutulmaması gereken en önemli nokta ise çocuk için oyunun her şey olmasıdır. Aynı zamanda oyun, çocuğun ruhsal gelişiminin aynasıdır. Değerli araştırmacılar tarafından da “Oyun oynamayan çocukların, ruhsal gelişimlerinde sorunlar yaşanabileceğine,” dair görüşler bulunmaktadır. (Alfred Adler)”Güvenli sosyal çevre öğrenme sürecinin de en önemli parçasıdır. Çünkü çocuk oynayarak öğrenir. Çocukların en önemli işidir oyun oynamak.”(Fred Rogers). Çocuklar anne baba ve aile büyüklerinden bir çok şey öğrenmektedir. Aile içerisinde sevgi ile yoğrulmaktadırlar. Ancak aile içindeki sevgi dolu ortam, kendini güvenli bir sosyal çevre ve güvenli sosyalleşmeye bırakmalıdır. 36. aya kadar ailesiyle oyun oynayan çocuk, 36. aydan sonra -kendi akranlarıyla- arkadaşlarıyla oynamalıdır. Bunun için de okul öncesi eğitim kurumlarına gitmelidir. Okul Öncesi eğitim kurumlarına giden çocuklarımız güvenli bir çevreye kavuşacak ve güvenli sosyalleşmenin ilk adımlarını atmış olacaktır. Okul öncesi eğitim kurumlarında çocuğun, oyun oynama süreci, çocuk açısından daha da ciddiye alınacak, sınırlı sayıda oyunlardan ziyade, içeriği zengin ve öğrenme sürecini hızlandıracak oyunlar oynanacaktır. Değerli öğretmenlerimiz, bu konuda onlara en güzel rehberdir.Okul Öncesi eğitim kurumlarında oyun en ciddi iş olarak görülür. Okul öncesi eğitim kurumlarımız oyunu, çocuğun kendini en güzel anlattığı en önemli faaliyet olarak değerlendirirler. Tüm bu nedenlerden dolayı, ailenin Ayşe’yi okul öncesi eğitim kurumuna kayıt yaptırmasının zamanı gelmiştir. Anne ve baba Ayşe’yi okul öncesi eğitim kurumuna kayıt ettirmekle onun için en güvenli ortamı ve sosyal çevreyi sağlamış olacaktır. Ayşe’nin dinlediği masallar, oynadığı oyunlar hayal gücünü zenginleştirecektir.

SAĞLIKLI HAYAT…TEMİZLİK…HİJYEN…OKUL ÖNCESİ…

SAĞLIKLI HAYAT…TEMİZLİK…HİJYEN…OKUL ÖNCESİ…

            Torunlarla ve çocuklarla güzel bir akşam yemeği sonrası, “Hayat evlatlarla anlamlı…” dedi Büyükbaba Cemil Bey eşi Müjgan Hanım’a…

Torunu Alperen’in yemek sonrası, “Anne ben dişlerimi fırçalayacağım…” demesi çok hoşuna gitmişti Cemil Bey’in ve Müjgan Hanım’ın…

            Cemil Bey’in hafızası canlandı birden. Tarihin derinliklerine dalmış gibiydi sanki. Eşi çok iyi tanıyordu Cemil Bey’i…Öyle ya bir ömür paylaşmışlardı birlikte. “Bizim emekli tarih öğretmeni kesin bir şeyler anlatmak için düşünceye daldı…” diye düşündü ve gülümsedi Müjgan Hanım…

            Müjgan Hanım yanılmamıştı. Cemil Bey yıllar öncesine gitmişti. Tarih yolculuğu bu sefer ortaçağ’a kadar uzanmıştı.  “Hanım! Hanım!” dedi Cemil Bey… “Orta Çağ’da insanlar çok büyük salgın hastalıklarla uğraşmışlar…Sana anlatmış mıydım bilmiyorum? VI. Yüzyılda görülen Justinien Vebası ile binlerce insan hayatını kaybetmişti. Bu yıllarda insanlar salgın hastalıklar yüzünden çok büyük zorluklar yaşamışlardır. Senin de bildiğin gibi, bunun en büyük nedenlerinden biri hijyen (Sağlıklı bir yaşam için alınan önlemlerin tümü) koşullarına dikkat etmemek. Büyük emeklerle yetiştirilen evlatlarımızı bilgiyle doldurup çağa uyumlu hale getiriyoruz. Peki onların hayatlarını devam ettiren en önemli şeylerden birinin de iyi beslenmeyle birlikte temizlik alışkanlığı kazandırmak olduğunu öğretiyor muyuz? İnsan yavrusunun sağlıklı bir şekilde hayatını devam ettirmesi için temizlik ön koşulunu unutmamak gerekiyor. Modern Çağ’ın insanları çok şanslı. Birçok temizlik ürününe sahip. Çocuklarımız bunlarla barışık olmalı. Ağız, diş sağlığı ve beden temizliği asla ihmal edilmemeli. Yaşamın devamı ancak temizlik alışkanlığı kazandırmakla olur…” diye devam etti Cemil Bey…

            Alperen’in annesi Elif Hanım, “Baba haklısın. Biz çok dikkat ediyoruz. Okul Öncesi eğitimin çocuklarımıza kazandırdığı temizlik alışkanlığını özellikle vurgulamak isterim. Diş temizliği ve el temizliği konusunda Alperen’in anaokulu öğretmeni çok hassas. Geçen boyama kitabında da güzel bir resim vardı; dişini fırçalayan çocuk resmi… Alperen’le birlikte boyadık…” dedi.

            Elif Hanım, babası Cemil Bey’e yönelerek, “Dün akşam -Alperen’le boyama yaparken- el, vücut ve diş temizliğinin çok önemi olduğunu anlattım. Biz aile olarak zaten temizliğin önemini anlatıyoruz çocuklarımıza. Anaokulunda da bu alışkanlığın devam ettirilmesi ve pekiştirilmesi çok önemli. Öğretmenimize çok şey borçluyuz. Küçük yaşlarda kazanılan temizlik alışkanlığı hayati öneme sahip…” dedi.

Cemil Bey, “Orta Çağ’ı kasıp kavuran salgın hastalıkların tekrarlamaması ve çocuklarımızı korumak için temizlik alışkanlığının kazandırılmasında çok hassas olmalıyız…” dedi.